Topluluğumuz – Our community

Freedom
Topluluğumuz
Mesajın ne olduğu kadar kime hitabettiği de önemli.
Blog yazılarını yazmadan önce Fulya ve ben kendimize şu soruları soruyoruz: Kim için yazıyoruz? Topluluğumuzun üyeleri kimler? Ve her şeyden önemlisi, bu üyelere nasıl daha iyi hizmet edebiliriz?
Hergün bir takım seçimlerle karşı karşıyayız:
- Sadece işin içindekilerin anlayabileceği ne olduğu belirsiz sosyal medya jargonuyla dolu, sonu gelmeyen mesajlar yazarak zaten kararını vermiş olanlara seslenmek;
- Başka Blog yazarlarının mesajları uzerine yazarak yazılarımızı başkalarının sırtını kaşımaktan ibaret bir kısır döngü içine sokmak;
- Veya her birinize, sizi ilgilendirecek ve düşünmeye itecek hassas bir düşünceler karışımı sunarak yazmak.
Qefal bir sosyal medya danışmanlık şirketi ama bu Blog bundan çok daha fazla. Birkaç hafta önce Facebook sayfamızın adını “İş Dünyasına İnsan Faktörünü Geri Getirmek” olarak değiştirdik. Yani bu Blog’un amacı bu; siberaleme düşünceler göndermek. Bu düşünceler, umarız insanları ortalama olmanın, sartlara uymanın ve çoban olmak yerine sürüyü takip etmenin her gün, iş yerinde ve özel hayatlarımızda yapmakta olduğumuz birer seçim olduğunu anlatıyor.
Fulya ve ben toplulukların, iş dünyasının ve insani problemlerin çözümündeki, benzer düşüncedeki insanların çözümü olmaz gibi görünen durumları kendi faydalarına kullanmalarındaki gücüne tüm kalbimizle inanıyoruz.
Halka açık bir şirketin CEO’su, bir reklam ajansında müdür olabilirsiniz, opera sanatçısı olmak isteyen bir doktor, tütün endüstrisinde çalışarak insanları öldürmek yerine kanser araştırmalarına yönelmek isteyen üst düzey bir yönetici olabilirsiniz. Her birinizle konuşmaya çalışıyoruz, benzer düşünceli insanlardan oluşan bir topluluk yaratmak için uğraşıyoruz.
Bir şeyleri kaçırdım mı burada? Sizin kim olduğunuzu vene olmak istediğinizi bilmek istiyoruz. Bize mesajlarımızın sizi ne şekilde etkilediğini söylemenizi istiyoruz.
Anlatın…
—–

Im waiting for you
Our community
As important as the message is to know who the message is addressed to.
Before writing a post of the blog Fulya and myself ask ourselves these questions: Whom are we writing for? Who are the members of our community? And most importantly, how can we serve those members better?
Every day we are faced with a number of choices.
- The choice of writing endless posts in unintelligible social media jargon only to be vaguely understood by insiders, to preach to the converted.
- The choice of writing posts commenting on other bloggers in what quickly become an endless vicious circle of mutual back scratching.
- Or to write to each and every one of you, with a delicate mix of ideas that truly ring home and make you think.
Qefal is a social media advisory firm, but this Blog is far more than that. A few weeks ago we changed the name of our Facebook Group. We renamed it: Bringing the Human Factor Back in to Business. So this is what this blog is all about, about sending ideas out there into cyberspace, ideas that hopefully will make people realize that being mediocre, conforming to the rules and following the sheep instead of becoming a shepherd is a choice, a choice we make every day, at work, and in our personal lives.
Fulya and myself are firm believers of the power of communities to solve business and human problems, to leverage the resources of like minds in order to solve seemingly unsolvable challenges.
You can be a CEO of a listed company, an advertising executive, a doctor who decides to become an opera singer, a Tobacco Industry executive tired of killing people for a living and going into cancer research, we try to talk to each and everyone of you, we try to build a community of like minded people.
And am I missing something here? We want to know who you are and what you want to be. We want you tell us in which way our messages contribute to your lives.
Tell us…
Richard “Virgin” Branson

Richard Branson
Neden bazıları diğerlerinden daha iyidir?
Richard Branson’ı seviyorum. Bu öyle “hmmm, çok hoş” türünde bir sevgi değil. Yaptığı şeyleri ve yapış biçimini gerçekten takdir ediyorum. Kitaplarını alıyorum, internet sitelerini araştırıyorum, balonlar ve hızlı teknelerle, uzay seyahatleri ve Virgin Money (evet, bir BANKA!) ile dolu hayatını izliyorum,
Ama beni şaşırtan ne kadar çok parası olduğu veya bir gecede kaç şirket hayal ettiği değil. Çıplak veya kadın giysileriyle yaptığı reklamlar da beni çok ilgilendirmiyor.
O’nu, uzaktaki bir yeğenin başka bir ülkede yasayan çılgın amcasını sevdiği gibi seviyorum.
Neden: Çünkü o Richard Branson ve İYİ biri…
Richard Branson 1986 yılında Virgin Records’ı halka açtı. Özel bir şirket tarafından yapılan en büyük açılım oldu bu. Öyle ki posta idaresi yoğunlukla başa çıkmak için fazladan işçi almak zorunda kaldı. Richard mutlu değildi. Karar yetkisi çizgili takım elbiseli ve popüler müzikten veya endüstriden hiç anlamayan bir yönetim kuruluna geçmişti. Kısa zaman sonra borsa kriziyle hisseler öylesine dibe vurdu ki Richard alın teriyle yoktan yarattığı şirketinin hisselerinin üç kuruşa düşüşünü izlemek zorunda kaldı.
Her yenilginin ardından olduğu gibi kendisini toparladı şirketini geri almaya karar verdi. Düşen fiyatlardan faydalandı mı? Hayır! Hisselerini, satıldıkları günkü bedellerinden satın aldı. Kişisel olarak 182 milyon Pound bulup hayatları boyunca biriktirdiklerini kendisine emanet edenlere paralarını iade etti.
“İşte yine teknemin kaptanı ve kaderimin efendisiyim” dedi iş bitince.
Kendin olmak ve iyi olmak bir işadamının/kadının sahip olabileceği en büyük iki değerdir.
Boş Ver, Hadi Yapalım adlı kitabında Sir Richard Branson bunu sade ve açık, aynı zamanda kusursuzca anlatıyor:
“Kendime inanıyorum. Çalışan ellere inanıyorum, düşünen beyinlere inanıyorum, ve seven kalplere inanıyorum.”
Gerisi hikaye…
——-

Richard IS Virgin
Why are some businesspeople better than others?
I love Richard Branson. It is not an ordinary “hmm, he is nice” kind of love. I really do admire what he does and how he does it. I buy his books, check out his websites, try to keep up with his crazy life of balloons and powerboats, space travel and Virgin Money (yes, it is a BANK!).
What really knocks me over is not so much how much he is worth, or how many companies he dreams up each night. Neither am I impressed by his advertising campaigns showing him naked or cross-dressed.
I still love him though, like one loves a crazy uncle living in a far away country.
The reason: He is Richard and he is GOOD!
Richard Branson floated Virgin Records in 1986. It was the biggest hit on the market by any private company. The post office had to draft in additional people to deal with the demand. Richard was not so happy though. His decision making power was taken away from him and handed to a pin-stripe suited board who had no idea about popular music and the industry. Then the stock market crisis brought the shares down so rapidly that Richard had to watch the value of his blood and sweat reduced to pennies.
He picked himself up, as he always does after a defeat and decided to buy his company back. Did he make use of the low prices for his shares? No! He bought them back at exactly the same price they were purchased at. He personally raised 182 million Pounds to buy his shares back from those people who trusted in him to take care of their
life savings.
He declares himself as ” Once again, … the captain of my ship, and the master of my fate”.
Being yourself and being good are the two biggest assets any businessperson can have.
Sir Richard Branson simplifies, yet perfectly words it in his book, Screw It, Let’s Do It:
“I believe in myself. I believe in the hands that work, in the brains that think, and in the hearts that love.”
The rest is history…
Yaratıcı Düşünce (Zincirsiz) – Creative thinking (no chains attached)

I feel...
Yaratıcı Düşünce (Zincirsiz)
“Yaratıcı Düşünce” üzerine okumaktayım, hem de ciddi bir şekilde.
Çok çalışılırsa yaratıcı olunup olunamayacağını öğrenmek istiyorum. Öyle görünüyor ki iş dünyasında pek çok düşünür buna inanıyor.
Bir zamanlar yaratıcılık seçkin bir azınlığın tekelindeydi. Sanatçıların yaratıcı olamaya hakları vardı. Bazı felsefeciler de öyle görülürlerdi. Yeni Sanatlar (benim sinema, TV, multimedya ve reklam için kullandığım terminoloji) “yaratıcı” kavramına yeni bir inanılırlık getirdi çünkü Yeni sanatlar sayesinde binlerce insan yaratıcı olmaktaydı, hem de radikal bir biçimde.
En sonunda, “iş alanında yaratıcılık” çıktı ortaya, ki biz buna inovasyon da diyoruz, ama henüz bunu kabullenmek konusunda karar vermiş değilim. Bana biraz zaman verin.
İşte benim ilgimi çeken şey de bu. Bunca yıl kurumsal kültürü, kural ve yönetmelikleri takip ettikten sonra yaratıcı olmak için kendimize izin verebilir miyiz? Tekrar düşünmeyi öğrenebilir miyiz? Özgürce düşünmeyi? Üstlerimiz ne düşünür diye kaygılanmadan düşünmeyi?
Kurumsal kültürden “sana düşünmen için değil, çalışman için para veriyoruz” diyen korkutucu yaklaşımı ne zaman silmemize ne kadar zaman var?
İşte ben, harika bir örnek… Bir zamanlar işçilerine (yine benim terminolojim, personel, çalışan vs. değil, günün sonunda olduğumuz şey, işçi) çuval dolusu para harcayarak yaratıcı (inovatif) olmayı öğreten devasa bir kurumda çalışıyordum. Ancak, orada çalıştığım tüm zaman içinde fotokopi kağıdını beyazlatılmış kağıttan geri dönüşümlü (aynı fiyattaki) kağıda çevirmem mümkün olmadı. O kadar çok insanla konuştum ki sanırım işten ayrıldığımda herkes beni ekoloji takıntısı olan birisi diye notumu vermişti. Ama bu başka bir hikaye. “Sana ÇALIŞ diye para veriyoruz!”
Uzun lafın kısası, evet, yaratıcılık öğrenilebilir. Özel derslerde öğretilebilir, üzerine kitaplar yazılıdır, hakkında Blog’lar vardır.
Ama, siz kendinizi özgür bırakmadıktan sonra tüm öğrendikleriniz boşa gitmiş demektir.
Söyleyebileceğim tek şey “Yaratın, dünyanın işçileri. Kaybedeceğiniz tek şey zincirlerinizdir!”
Siz hala zincirli misiniz?
——–

Feeling creative?
Creative Thinking (No Chains Attached)
I have been reading about “creative thinking”. And seriously too.
I want to know whether you can be creative by working really hard at it. It appears that many modern business thinkers believe so.
There once was a time when creativity used to be the monopoly of the selected few. Artists had the right to be creative, some philosophers were deemed to do so as well. The New Arts (my terminology for cinema, TV, Web, multimedia and advertising) brought new credibility to the term “creative” because through the use of the New Arts thousands of people were being creative, and radically so.
Finally, there came “business creativity” which is also called “innovation” but I cannot agree with that yet. Give me time.
And this is my area of concern. Can we, after all these years of following corporate culture, rules and regulations, allow ourselves to be creative. Can we learn to think again? And think freely? Think without fearing what our superiors would say?
How long before the scary phrase “we pay you to work, not to think” is erased off our corporate culture?
Here I sit, a perfect example. I have worked for a massive corporation, which spent thousands upon thousands on teaching its workers (my terminology again for staff, personnel and/or employees, as at the end of the day, workers are what are/were) how to be innovative. Yet, in all the time I worked there it was impossible to change the quality of the photocopy paper from bleached white to recycled (same price). I talked to so many people that by the time I left that company I guess people had already made up their minds about me being a bit on the obsessive-compulsive side about ecology. But that is another story. “We pay you to WORK!”
Long story short, yes, you can learn creativity. They teach you at private classes; books are written on it, there are blogs about it.
But unless if you set yourself free, whatever you may learn will be wasted on you.
All I can say is, “Workers of the world, create. You have nothing to lose but your chains.”
Are you still in chains?
Vakit ayırın! – Time off!
Vakit ayırın!
Bugün Pazar. İstanbul.
Hava berbat. Çoğu arkadaşım, evlerinde takılıyor, sıcak çaylarını yudumluyor, rahat koltuklarında, sıcak battaniyelerinin altında, komedi filmleri izleyerek vakit geçiriyorlar.
Kendilerine biraz vakit ayırıyorlar.
Onlardan, önümüzdeki yirmi dakika için pembe dizileri bir kenara bırakarak, Stefan Sagmeister’in TED’e yaptığı bu konuşmayı izlemelerini rica edeceğim. Sagmeister, kendimize vakit ayırmanın, yeni bakış açıları ile iş ve insan ilişkileri arasındaki ilintisini harika bir örnekle açıklıyor.
Sizlerin deneyimlerini öğrenmeyi de çok isterim. Kendinize ciddi bir zaman ayırdığınız oldu mu? Bunun işe yaradığını düşünüyor musunuz?
—–
Time off!
It’s Sunday.
Istanbul. Weather is awful. Most of my friends are lounging at home, drinking hot tea in a comfortable armchair under warm blankets, with a pile of comedies…
They have taken some time off…
To them I would like to ask them to drop the soap operas for the next twenty minutes and watch this TED talk with Stefan Sagmeister. Sagmeister makes a great case explaining the strong correlation between time off and fresh perspectives in life, business, human relationships.
I would love to hear your experiences. Have you ever taken some serious time off? Did it work for you?
Bloglar: Dersimizi aldık – Blogs: Lessons learned
Bloglar: Dersimizi aldık.
Sahip Çıkalım! İlginç bir deneyim.
- Kurumsallaşma değil birlikte çalışma üzerine kurulu bir organizasyon. Bu kurulum bazen işi zorlaştırsa da daha sert çatılara göre müthiş avantajları var.
- Sanal dünyadan yönetiliyor sahada hemen görünen nitelikte sonuçları var.
- Kucaklayıcı ve uzaklara uzanabilen bir kapsamı var.
- Üyelerine, grubun diğer üyeleriyle kendi bağlarını kurma, kendi küçük gruplarını kurmak konusunda güç ve cesaret veriyor.
- Grup bir blog’dan, evet bir blog’dan idare ediliyor. Hayvan yaşamına çok da saygı duyulmayan bir ülkede hayvan hakları hakkında bir blog’dan…
Dün öğrendik ki Sahip Çıkalım! Blog’u Türkiye’nin en çok okunan blog sayfası. WordPress’de 5.213.006 blog var. 28 Ekim günü biz dünyada 79. sıradaydık! Tüm diğer Türk bloglarının önünde.
Bu blog’un başarısından kurumlar ve pazarlamacılar ne gibi çıkarımlar yapabilir? İşte birkaçı:
- Gerçek olun, uydurmayın: İnsanlar özgünlüğü farkederler, isterler.
- Kendi sesinizle konuşun: Kurumsal İletişimcileri eski yöntemleri bir kenara bırakmak üzere yeniden eğitmek zordur. Bir deneyin yine de. Getirisi şaşırtıcı olabilir.
- Sayı yerine kaliteye odaklanın: Başlangıçta bloglar sayılar üzerinden ölçümlendi. Bu hataya düşmeyin. Bırakın mesaj topluma yavaş yavaş aksın.
- İçerik, yöntem ve zamanlama konusunda tutarlı olun.
- Bağlantı kurun: Başkalarına fikirlerini paylaşmakta yardımcı olun, paylaşmaktan, ve Sezar’in hakkını Sezar’a vermekten korkmayın.
- Özgün olun: Bağlantılar çok güçlü olabilir ancak kendi fikirlerinizi yaratıp açmalısınız. Topluluklar en çok buna ilgi duyarlar; fikirlere.
İyi yönetilen bir blog son derece kuvvetli bir iletişim aracı olabilir, ama sadece doğru yönlendirilirse. Siberalem yanlış yola sapan blog ve topluluklarla, reklam dilini blog’larında kullanan kurumlarla dolu. Bu kurumlar işi bilemeyenler.
Siz ne tür blog’ları okuyorsunuz? Sizi onlara çeken, onların gönüllü elçiliğine iten nedir?
——
Blogs: Lessons learned.
Let’s Adopt! is an interesting experience.
- It’s an organization based on collaboration not on institutionalization. This structure presents challenges, but it also has tremendous advantages over more rigid structures.
- It is run from the virtual world but in a way that has immediate implications on the ground.
- It is all encompassing, and far reaching.
- It empowers and encourages its members to build their own connections with other members of the group, to create their own sub-communities and to enlarge the reach of their ideas.
- The Group is run from a blog. Yes, a blog. A blog about animals in a country not precisely known by its respect to animal life.
Yesterday we learned that the Let’s Adopt! blog is the most widely read blog in Turkey. There are 5.213.006 blogs on WordPress. On the 28 of October, we ranked 79 in terms of number of readers worldwide! Far ahead of any other Turkish blog.
What are the lessons corporations and marketers can learn from the success of this blog? Here are some:
- Be real, don’t fake it: People spot authenticity, they crave it.
- Speak with your own voice: It is not always easy to re-train a corporate communications team to let go (if only slightly) of the old ways. Give it a try. The pay-off can be surprising.
- Be helpful. Helpful to the readers, helpful to the community created around the blog.
- Focus on quality, not on quantity: Initially many blogs are evaluated on numbers only. Don’t make this mistake. Let the message trickle down and permeate the community.
- Be consistent, with content, direction and timing.
- Link: Help others spread their ideas, don’t be afraid of sharing and give credit. Don’t Hoard.
- Be original. Linking is very powerful but you need to elaborate and develop your own ideas because, this is what communities are truly attracted to, ideas.
A well managed blog can be the most powerful communications and community building tool but only it is done correctly. Cyberspace is littered with blogs and communities that went about it the wrong way. Institutions that extended the language of advertising to their blogs. Those institutions, quite simply, didn’t get it.
What kind of blogs do you normally read? What attracts you to them? What makes you become an advocate?
Burhan, California Dreamin’

Burhan, California Dreamin'
Burhan, California Dreamin’
Hayatta, İstanbul’un ortasında trafikte kalmaktan daha berbat çok az şey vardır. Hele gri bir Pazar akşamında oluyorsa bu daha da kötü. Bir çok başka şey yapıyor olabilirdim. Ama 6 köpeğimin kokusu ve tüyüyle dolu arabamdayım, etrafım üzgün suratlı insanlarla çevrili.
Etrafımdaki bütün arabalar üretim zincirinden yeni çıkmış, sıkıcı. Bunların çoğunda ruh yok. Kitleler için üretilmişler.
Ve sonra onu görüyorum… Çok güzel. Burhan, California…
Burhan orta yaşlı bir adam. Bir daha görsem tanımam. Çoğu insan kendine güvensizliklerinin bir göstergesi olarak bakmıyor bile. Ama ben bakıyorum, fotoğraf makinemi çıkartıp birkaç kare çekiyorum. Sonra elimle Burhan’a “harikasın” işareti yapıyorum.
Belli ki Burhan’ın umurunda bile değil arabasının yokuş aşağı (eğer şansı yaver giderse) 100 km yapması. İmpala’sının hidrolik direksiyon ve bilgisayar sistemlerinden önce üretilmiş olması onun umurunda bile değil. Burhan arabasının camlarını açmak için bile ter dökmek zorunda.
Ama aldırmıyor. Burhan’ın derdi çarpıcı olmak, kendi oyununu kurmak, hayatını kendi kurallarıyla yaşamak ve cehennemin ortasından (hayat değil trafik) yüzünde bir gülümsemeyle geçip gitmek…
Pazar gecesi ve milyonlarca başka şey yapıyor olabilirdim ama ben oturmuş Burhan ve eski İmpala’sı hakkında yazıyor, Kaliforniya’yı düşlüyorum.
Çarpıcı olunca böyle oluyor işte, kendi kurallarınıza göre hareket ettiğinizde, başkaları ne der diye düşünmediğinizde…
Farkediliyorsunuz, insanlar hakkınızda konuşmaya başlıyor, fikirleriniz yayılıyor…
Peki siz kendi kurallarınızı koyuyor musunuz? Kendi yolunuzdan gidiyor musunuz? Kendi oyununuzu kuruyor musunuz? Eğer öyleyse, hangi yollardan? Eğer değilse, ne bekliyorsunuz?
—-

Burhan: California Dreaming
Burhan, California Dreamin’
There are very few experiences in life more horrid that being stuck in a traffic jam in Istanbul. But it gets even worse if this happens on a grey Sunday afternoon… There are so many more things I could be doing. Instead there I am, in a car filled with the smells of my six dogs, surrounded by lots of people with upset faces.
Everyone else around me is driving boring cars fresh out of the production chain. The vast majority of those cars have no spirit, no soul, they are cars produced for the masses.
And then I see it… it’s beautiful. Burhan, California.
Burhan is a middle-aged man. I wouldn’t recognize him if I saw him again. Most people pretend not to notice the car in a reaction typical of the insecure, instead I look, I take my camera and snap a couple of pictures. I then give Burhan the thumbs up!
Burhan doesn’t obviously care that his car barely makes 100 km/h downhill if he is lucky. He doesn’t care about the fact that his Impala was built before power steering and on-board computers were invented.. Heck,
Burhan has to break into sweat to wind his car windows up and down!… But he doesn’t care. Burhan is all about being remarkable, about making his own game, living life by his own rules and going through hell (the traffic jam, not life) with a smile on his face.
It’s Sunday night, I could be doing a million of other things and instead here I am, writing about Burhan and his old Impala, dreaming of California.
This is what happens when you are remarkable, when you follow your own rules, without caring about what people may think… You get noticed, people talk about you, your ideas spread…
Do you make your own rules? Follow your own road? Make your own game?
If so, in which way? If not, what are you waiting for?
BİZ Yönlendiriyoruz, Basın Takip Ediyor – WE lead, Media follows…
BİZ Yönlendiriyoruz, Basın Takip Ediyor
Bugün Sahip Çıkalım! sosyal medyanın ve önemi ve haberlerin (ve fikirlerin) yaratılmasındaki ve yayılmasındaki önemini anlatan bir mesaj yayınladık.
İşte bu bizim konu hakkındaki görüşümüz… yani, Clay Shirky’ün… Politika, basın, medyanın Twitter, Facebook ve sosyal medyanın ortak gücüyle hasıl tehdit edildiğini göstermesi açısından çok yerinde, çok belirleyici ve basın tipleri tarafından seyredilmesi gereken bir sunum.
Bugün haberleri yaratan SİZSİNİZ.
Bugün BİZ yönlendiriyoruz, Basın takip ediyor.
Sizce Basın kuruluşları bu tehdidin farkında mı?
—–
WE lead, Media follows…
Today Let’s Adopt posted a perfect example of the importance of social media and its impact in the way news (and ideas) are created and spread.
And here is our take on the issue… well, not really, here is Clay Shirky’s. His analysis on the way politics, media, the way Media has been challenged by Twitter, Facebook and the combined effect of social media is spot on, authoritative and a must-watch for every media – PR type out there.
Today YOU make the news.
Today WE lead, Media Follows.
Do you feel media companies are aware of the challenge?





