Kadınlar anlıyor…

November 17, 2009 qefal 1 comment
Kadınlar anlıyor...

Kadınlar anlıyor...

 

 

Türkiye, kadınların hala toplumdaki yerlerini bulmaya ve sağlamlaştırmaya çalıştıkları bir ülke.

Yine de bu bir Türk şirketiyle toplantıya girdiğinizde asla aklınıza gelmeyecek bir şey.

Bir kaç cağdışı devlet kurumu (ki hangilerinden bahsettiğimizi tahmin edersiniz), Türkiye’de şirketleri kadınlar yönetiyor.

Pazarlama’dan İnsan Kaynaklarına, Finans’tan Satış’a, toplantı odalarında en yüksek performans gösterenler, en çalışkan ve en zeki insanlar her zaman kadınlar.

Ancak bu çoğu zaman bu kadınlar karar verici pozisyonlarda değiller.  Sonuçta şirketlerin aldığı kararlar da bu bağlantısızlığın birer göstergesi oluyor.

Sosyal Medya bu örneklerden biri.

Sosyal Medya, bir şirketin müşterileriyle (yine kadınlar) anlamlı bir bağ kurması için en iyi yöntem. Sosyal Medya kullanıcılarının çoğunluğu kadın. Paylaşan ve yardımcı olanlar yine kadınlar. Toplumsal farkındalıkla ilgilenenler genellik kadınalar. Ve internette alışveriş yapmayı tercih edenler… kadınlar.

Kadınlar anlıyor. Erkekler anlamıyor. Kadınlar dinliyor.

Sosyal Medya’nın nasıl işlediğini görmek mi istiyorsunuz? Kadınların ezici çoğunlukta oldukları Facebook gruplarından birisine üye olun (Sahip Çıkalım! mesela). gösteriyi yöneten onlar, grubu ileriye götüren onlar, değişimi yaratan onlar.

Bu makalenin yazarı bir erkek. Soyunun tükenmesinden korkan bir erkek.

Women get it

November 17, 2009 qefal Leave a comment
Women get it

Women Get it

Turkey is a country where women still trying to find, and assert their place in society.
Still, this is something that you would never imagine when attending a meeting with a turkish company.

With the very few exceptions of a few archaic public institutions (you know which ones we are talking about), women DO rule Turkish companies.

From marketing positions to Human resources, from Finance to Sales, the best performers, the hardest working, the most brilliant people in those boardooms are women.

Still, the vast majority of cases those women are not the decision makers. As a result, companies end up taking decisions reflecting this disconnect.

Social media is an example.

Social media is the best way for a company to create engagement with their customers (again, in most cases, women).
The majority of users of social media are women. Those individuals more likely to share, and to be helpful are women.
Those more likely to be involved in social causes are women. Those most likely to order online… women. Women understand. Men don’t. Women listen.
Do you want to understand how social media works? Join one of the many Facebook groups practically exclusively populated by women (Let’s Adopt! is an example). They are the ones who rule the show, they are the ones driving the group forward, they are the ones pushing for change.
The writer of this article is a man. A man who fears for the extinction of its kind.

Nezaketle Ödeme – Payment in kind

November 13, 2009 qefal 5 comments

Nezaketle Ödeme

İşimizin çoğu iletişim ve pazarlama stratejilerini yeni medyanın oluşturduğu düzene uyum sağlamak üzere düzenlemek isteyen şirketlerle.

Çok hoşumuza gidiyor çünkü sınırlarımızı zorluyoruz, ancak aynı zamanda yılların davranış biçimlerine, statükoyu korumak üzere çekilmiş duvarlara, kalın kalın yönetmeliklere, kurumsal iletişim müdürlerine, ve çok sevdiğimiz, kurumsal avukatlara karşı karşıya gelmek bazen tepemizi attırabiliyor.

Size kurumunun iletişim kuramayacağını söyleyen bir kurumsal iletişim müdürünün karşısında oturmak ve onun kurumuyla alakalı herşeyi kontrol altına almaya yönelik çabalamalarını izlemek gerçekten de hayatın güç anları arasında.

Bir de kendi topluluğumuz var. “Danışmanlık” geleneğinde bu insanlar “müşteri” kabul edilir, faturaları saat üzerinden kesilir, ayda birkaç görüşme ayalanır, ve tabii ki biz olmadan kesinlikle başaramayacakları kendilerine telkin edilir.

İşte biz bunu asla yapamadık. Topluluğumuza bakışımız bundan çok farklı. Bizim topluluğumuz dostlar ve gönüllü elçilerimizden oluşuyor, ve onlara kendilerini ifade edebilmeleri için küçük bir destekte bulunuyoruz. Onlar zaten söyleyecek ve öğretecek çok şeyleri olan, kendi alanlarında lider, sıradışı insanlar. Onlarla çalışmak çok kolay. Burada duvarlar yok, korku ve direnç yok (yani, pek yok…).

Bu insanlar herşeyi yalayıp yutmaya, deneyimlere, araştırmaya ve kendilerini geliştirmeye açıklar. Ve hepsinin ortak bir noktası var: Hepsi de mükemmelin peşinde.

Topluluğumuzu güçlendiriyoruz, karşılığında onlar da bize güç veriyor. Hepiniz Karma’nın ne demek oluğunu bilirsiniz, buna da İş Karma’sı diyelim.

Banu bize paha biçilmez bir şey gönderdi bugün; elleriyle pişirdiği bir kek ve onu çok daha değerli kılan bir dizi not. Bu tatlı hediye bize yöntemlerimizi asla değiştirmemiz gerektiğini bir daha hatırlattı.

Ne diyelim, harika bir kahvaltıydı!

 

A cake to remember

A cake to remember

 

Payment in kind

Most of our work is done on behalf of companies looking to adapt their communication and marketing strategies to the new environment created by new media.

We love it because it’s challenging, but it can be extremely frustrating to have to fight against decades of ingrained behavior,  walls erected to protect the status quo, thick books of rules and regulations, corporate communications executives and, our favorite people in the entire world, corporate lawyers!

To sit in front of a communications executive telling you that the company cannot communicate and that all his efforts are directed towards controlling what the company says about itself is one of life’s daunting experiences..

And then we have our community. In the “consulting” tradition we would consider those people our clients, we would bill them by the hour, allocate a number of meetings a month, at specific times and surely, we would make them feel that they cannot succeed without us.

We couldn’t possibly do that. Our approach to our community is entirely different. Our community is made up of friends and advocates,  we give those people a little push so that they can expand their reach and outlook. They are already leaders in their fields, unique individuals with much to say and teach. Its very easy to work with our community. There are no walls to break, no fear and resistance (well, not much…).

Those people are willing to soak it all in, to experiment, to investigate, and to build themselves up. They all have something in common: They are people in search of excellence.

We empower our community, and in return our community empowers us. You all know the concept of Karma, so let’s call this business Karma.

Today Banu send us something priceless, a cake she baked herself and a series of personal notes that made it all the more valuable. This sweet gift will remind us that we must never change our ways.

We had a great breakfast!

Sosyal Ağ Oluşturma, Doğrusu Nedir? – Social Networking, how to do it right

November 12, 2009 qefal 1 comment

Sosyal Ağ Oluşturma, Doğrusu Nedir?

Her gün bir başka şirketle konuşuyor ve onları sosyal ağların bir başka reklam aracı olarak kullanılamayacağını konusunda ikna etmeye çalışıyoruz.

Büyük çoğunluk anlamıyor… Bazı seçkin kurumlar ise çok iyi farkına varıyor bu durumun.

Bugün bırakacağız Seth Godin konuşsun bizim yerimize ve kendine özgü tarzıyla size sosyal ağların ne işe yaradığını anlatsın.

Hem onun hem de bizim hakkımızda daha fazla şey öğrenmek için merakınızı uyandıracak sıradan bir el kamerasıyla çekilmiş bir film…

Social Networking, how to do it right

Day after day we speak to companies and try to convince them that social networking cannot be used as yet another advertising tool.

The vast majority don’t get it… A few select ones do.

Today we will let Seth Godin speak on our behalf and tell you, in his trademark style what social networking is all about.

A simple hand held video that could trigger your curiosity and make you want to know more, about him, about us

Savaş Sanatları Sosyal Medya’yla Buluşunca – Martial arts meets Social Media

November 10, 2009 qefal 8 comments
Teddy Wilson

Teddy Wilson

Savaş Sanatları Sosyal Medya’yla Buluşunca

Dün, bu işten anlamayanlar hakkında yazmıştık… Bugün anlayanlar hakkında konuşacağız.

Çok ilginç biri Teddy Wilson, su gibi akışkan hareket edebilen dağ gibi bir adam. Teddy, Samurai kılıcını vücudunun bir uzantısı gibi kullanabilir. Ve bir kaç hafta öncesine kadar hayatta tek bir korkusu vardı. Teknoloji.

Hayatına Claire Berlinski girinceye kadar…

Yazar-gazeteci Claire Berlinski, gücünün doruğunda, genç ancak çok deneyimli savaş sanatları hocası Egemen Baranok ve savaş sanatlarının en zarifi olan Aikido’nun saygın ustası Teddy Wilson bir araya gelince ne çıkar ortaya? Kadınların Kendini Koruma Girişimi.

Türkiye’deki erkek egemen toplumsal yapıyı yansıtan kendi içine kapalı savaş sanatları çevrelerinde bu üç kişi statükoyu değiştirmek üzere yola çıktılar. Aikido ve savaş sanatlarının kadınları güçlendirmekte ço önemli bir yol olacağını kavradılar. Eğitimle birleştirildiğinde fiziksel farkındalığın kadınların dünyaya bakışı üzerinde radikal bir etkisi olacağını ve hayatlarının her alanında mükemmele ulaşmalarını sağlayacağını kavradılar.

Kadınların Kendini Koruma Girişimi birliğin anlamının ve sosyal medyanın mesajlarını iletebilmekteki gücünün farkında olan bu üç kişinin bebeği. Onlar, bir topluluğun yardımcı olmak, insanların hayatlarını iyileştirmek, düşünceleri yaymak ve liderlik yapmak demek olduğunun bilicindeler.

Qefal, bu girişimi, değişime atılan bu adımı desteklemekten gurur duyuyor. Teddy Wilson (ki kendisi Facebook’ta etiketlemeyi yeni öğrendi) size arkadaşlık teklif ederse şaşırmayın…

—-

 

Empowering women

Empowering women

When Martial arts meets social media
Yesterday we wrote about the people who dont get it… Today we are going to speak about those who do.

Teddy Wilson is a larger than life figure, a mountain of a man who moves with the fluidity of water. Teddy can handle a samurai sword like an extension of his own body. Until a few weeks ago Teddy only had one fear in life. Technology.

Enter Claire Berlinski

What to you get when Claire Berlinski, a writer and journalist teams up with Egemen Baranok, a young but experienced martial arts teacher at the prime of his fighting abilities and Teddy Wilson, a revered master of Aikido, the most elegant of martial arts? You get the Woman’s Self-Defense Initiative.

In the rarefied circles of Turkish martial arts, reflecting a male dominated societal structure, those three people have decided to change the status quo. They have understood that Aikido and martial arts are a great way to empower women. They have understood that, combined with education, physical self-awareness is going to have a
radical impact in a woman’s outlook in life, and help them excel in all aspects of life.

The Woman’s Self Defense Initiative is the Brainchild of three people who embody the concept of community and have completely understood that social media can be a most powerful tool in spreading an idea.
They understand that community is about being helpful, about helping improve people’s lifes, about spreading ideas, about leading.

Qefal is honored to support this initiative and their quest for change. Don’t be surprised if Teddy Wilson (who just learned how to tag people on Facebook!) sends you a friendship request.

Topluluğumuz – Our community

November 4, 2009 qefal 4 comments
Freedom

Freedom

Topluluğumuz

Mesajın ne olduğu kadar kime hitabettiği de önemli.

Blog yazılarını yazmadan önce Fulya ve ben kendimize şu soruları soruyoruz: Kim için yazıyoruz? Topluluğumuzun üyeleri kimler? Ve her şeyden önemlisi, bu üyelere nasıl daha iyi hizmet edebiliriz?

Hergün bir takım seçimlerle karşı karşıyayız:

  1. Sadece işin içindekilerin anlayabileceği ne olduğu belirsiz sosyal medya jargonuyla dolu, sonu gelmeyen mesajlar yazarak zaten kararını vermiş olanlara seslenmek;
  2. Başka Blog yazarlarının mesajları uzerine yazarak yazılarımızı başkalarının sırtını kaşımaktan ibaret bir kısır döngü içine sokmak;
  3. Veya her birinize, sizi ilgilendirecek ve düşünmeye itecek hassas bir düşünceler karışımı sunarak yazmak.

Qefal bir sosyal medya danışmanlık şirketi ama bu Blog bundan çok daha fazla. Birkaç hafta önce Facebook sayfamızın adını “İş Dünyasına İnsan Faktörünü Geri Getirmek” olarak değiştirdik. Yani bu Blog’un amacı bu; siberaleme düşünceler göndermek. Bu düşünceler, umarız insanları ortalama olmanın, sartlara uymanın ve çoban olmak yerine sürüyü takip etmenin her gün, iş yerinde ve özel hayatlarımızda yapmakta olduğumuz birer seçim olduğunu anlatıyor.

Fulya ve ben toplulukların, iş dünyasının ve insani problemlerin çözümündeki, benzer düşüncedeki insanların çözümü olmaz gibi görünen durumları kendi faydalarına kullanmalarındaki  gücüne tüm kalbimizle inanıyoruz.

Halka açık bir şirketin CEO’su, bir reklam ajansında müdür olabilirsiniz, opera sanatçısı olmak isteyen bir doktor, tütün endüstrisinde çalışarak insanları öldürmek yerine kanser araştırmalarına yönelmek isteyen üst düzey bir yönetici olabilirsiniz. Her birinizle konuşmaya çalışıyoruz, benzer düşünceli insanlardan oluşan bir topluluk yaratmak için uğraşıyoruz.

Bir şeyleri kaçırdım mı burada? Sizin kim olduğunuzu vene olmak istediğinizi bilmek istiyoruz. Bize mesajlarımızın sizi ne şekilde etkilediğini söylemenizi istiyoruz.

Anlatın…

—–

Im waiting for you

Im waiting for you

Our community

As important as the message is to know who the message is addressed to.

Before writing a post of the blog Fulya and myself ask ourselves these questions: Whom are we writing for? Who are the members of our community? And most importantly, how can we serve those members better?

Every day we are faced with a number of choices.

  1. The choice of writing endless posts in unintelligible social media jargon only to be vaguely understood by insiders, to preach to the converted.
  2. The choice of writing posts commenting on other bloggers in what quickly become an endless vicious circle of mutual back scratching.
  3. Or to write to each and every one of you, with a delicate mix of ideas that truly ring home and make you think.

Qefal is a social media advisory firm, but this Blog is far more than that. A few weeks ago we changed the name of our Facebook Group. We renamed it: Bringing the Human Factor Back in to Business. So this is what this blog is all about, about sending ideas out there into cyberspace, ideas that hopefully will make people realize that being mediocre, conforming to the rules and following the sheep instead of becoming a shepherd is a choice, a choice we make every day, at work, and in our personal lives.

Fulya and myself are firm believers of the power of communities to solve business and human problems, to leverage the resources of like minds in order to solve seemingly unsolvable challenges.

You can be a CEO of a listed company, an advertising executive, a doctor who decides to become an opera singer, a Tobacco Industry executive tired of killing people for a living and going into cancer research, we try to talk to each and everyone of you, we try to build a community of like minded people.

And am I missing something here? We want to know who you are and what you want to be. We want you tell us in which way our messages contribute to your lives.

Tell us…

Richard “Virgin” Branson

November 3, 2009 qefal 4 comments
Richard Branson

Richard Branson

Neden bazıları diğerlerinden daha iyidir?

Richard Branson’ı seviyorum. Bu öyle “hmmm, çok hoş” türünde bir sevgi değil. Yaptığı şeyleri ve yapış biçimini gerçekten takdir ediyorum. Kitaplarını alıyorum, internet sitelerini araştırıyorum, balonlar ve hızlı teknelerle, uzay seyahatleri ve Virgin Money (evet, bir BANKA!) ile dolu hayatını izliyorum,

Ama beni şaşırtan ne kadar çok parası olduğu veya bir gecede kaç şirket hayal ettiği değil. Çıplak veya kadın giysileriyle yaptığı reklamlar da beni çok ilgilendirmiyor.

O’nu, uzaktaki bir yeğenin başka bir ülkede yasayan çılgın amcasını sevdiği gibi seviyorum.

Neden: Çünkü o Richard Branson ve İYİ biri…

Richard Branson 1986 yılında Virgin Records’ı halka açtı. Özel bir şirket tarafından yapılan en büyük açılım oldu bu. Öyle ki posta idaresi yoğunlukla başa çıkmak için fazladan işçi almak zorunda kaldı. Richard mutlu değildi. Karar yetkisi çizgili takım elbiseli ve popüler müzikten veya endüstriden hiç anlamayan bir yönetim kuruluna geçmişti. Kısa zaman sonra borsa kriziyle hisseler öylesine dibe vurdu ki Richard alın teriyle yoktan yarattığı şirketinin hisselerinin üç kuruşa düşüşünü izlemek zorunda kaldı.

Her yenilginin ardından olduğu gibi kendisini toparladı şirketini geri almaya karar verdi. Düşen fiyatlardan faydalandı mı? Hayır! Hisselerini, satıldıkları günkü bedellerinden satın aldı. Kişisel olarak 182 milyon Pound bulup hayatları boyunca biriktirdiklerini kendisine emanet edenlere paralarını iade etti.

“İşte yine teknemin kaptanı ve kaderimin efendisiyim” dedi iş bitince.

Kendin olmak ve iyi olmak bir işadamının/kadının sahip olabileceği en büyük iki değerdir.

Boş Ver, Hadi Yapalım adlı kitabında Sir Richard Branson bunu sade ve açık, aynı zamanda kusursuzca anlatıyor:

“Kendime inanıyorum. Çalışan ellere inanıyorum, düşünen beyinlere inanıyorum, ve seven kalplere inanıyorum.”

Gerisi hikaye…

——-

 

Richard IS Virgin

Richard IS Virgin

Why are some businesspeople better than others?

I love Richard Branson. It is not an ordinary “hmm, he is nice” kind of love. I really do admire what he does and how he does it. I buy his books, check out his websites, try to keep up with his crazy life of balloons and powerboats, space travel and Virgin Money (yes, it is a BANK!).

What really knocks me over is not so much how much he is worth, or how many companies he dreams up each night. Neither am I impressed by his advertising campaigns showing him naked or cross-dressed.

I still love him though, like one loves a crazy uncle living in a far away country.

The reason: He is Richard and he is GOOD!

Richard Branson floated Virgin Records in 1986. It was the biggest hit on the market by any private company. The post office had to draft in additional people to deal with the demand. Richard was not so happy though. His decision making power was taken away from him and handed to a pin-stripe suited board who had no idea about popular music and the industry. Then the stock market crisis brought the shares down so rapidly that Richard had to watch the value of his blood and sweat reduced to pennies.

He picked himself up, as he always does after a defeat and decided to buy his company back. Did he make use of the low prices for his shares? No! He bought them back at exactly the same price they were purchased at. He personally raised 182 million Pounds to buy his shares back from those people who trusted in him to take care of their
life savings.

He declares himself as ” Once again, … the captain of my ship, and the master of my fate”.

Being yourself and being good are the two biggest assets any businessperson can have.

Sir Richard Branson simplifies, yet perfectly words it in his book, Screw It, Let’s Do It:

“I believe in myself. I believe in the hands that work, in the brains that think, and in the hearts that love.”

The rest is history…

Yaratıcı Düşünce (Zincirsiz) – Creative thinking (no chains attached)

November 2, 2009 qefal 2 comments
I feel...

I feel...

Yaratıcı Düşünce (Zincirsiz)

“Yaratıcı Düşünce” üzerine okumaktayım, hem de ciddi bir şekilde.

Çok çalışılırsa yaratıcı olunup olunamayacağını öğrenmek istiyorum. Öyle görünüyor ki iş dünyasında pek çok düşünür buna inanıyor.

Bir zamanlar yaratıcılık seçkin bir azınlığın tekelindeydi. Sanatçıların yaratıcı olamaya hakları vardı. Bazı felsefeciler de öyle görülürlerdi. Yeni Sanatlar (benim sinema, TV, multimedya ve reklam için kullandığım terminoloji) “yaratıcı” kavramına yeni bir inanılırlık getirdi çünkü Yeni sanatlar sayesinde binlerce insan yaratıcı olmaktaydı, hem de radikal bir biçimde.

En sonunda, “iş alanında yaratıcılık” çıktı ortaya, ki biz buna inovasyon da diyoruz, ama henüz bunu kabullenmek konusunda karar vermiş değilim. Bana biraz zaman verin.

İşte benim ilgimi çeken şey de bu. Bunca yıl kurumsal kültürü, kural ve yönetmelikleri takip ettikten sonra yaratıcı olmak için kendimize izin verebilir miyiz? Tekrar düşünmeyi öğrenebilir miyiz? Özgürce düşünmeyi? Üstlerimiz ne düşünür diye kaygılanmadan düşünmeyi?

Kurumsal kültürden “sana düşünmen için değil, çalışman için para veriyoruz” diyen korkutucu yaklaşımı ne zaman silmemize ne kadar zaman var?

İşte ben, harika bir örnek… Bir zamanlar işçilerine (yine benim terminolojim, personel, çalışan vs. değil, günün sonunda olduğumuz şey, işçi) çuval dolusu para harcayarak yaratıcı (inovatif) olmayı öğreten devasa bir kurumda çalışıyordum. Ancak, orada çalıştığım tüm zaman içinde fotokopi kağıdını beyazlatılmış kağıttan geri dönüşümlü (aynı fiyattaki) kağıda çevirmem mümkün olmadı. O kadar çok insanla konuştum ki sanırım işten ayrıldığımda herkes beni ekoloji takıntısı olan birisi diye notumu vermişti. Ama bu başka bir hikaye. “Sana ÇALIŞ diye para veriyoruz!”

Uzun lafın kısası, evet, yaratıcılık öğrenilebilir. Özel derslerde öğretilebilir, üzerine kitaplar yazılıdır, hakkında Blog’lar vardır.

Ama, siz kendinizi özgür bırakmadıktan sonra tüm öğrendikleriniz boşa gitmiş demektir.

Söyleyebileceğim tek şey “Yaratın, dünyanın işçileri. Kaybedeceğiniz tek şey zincirlerinizdir!”

Siz hala zincirli misiniz?

——–

Feeling creative?

Feeling creative?

Creative Thinking (No Chains Attached)

I have been reading about “creative thinking”. And seriously too.

I want to know whether you can be creative by working really hard at it. It appears that many modern business thinkers believe so.

There once was a time when creativity used to be the monopoly of the selected few. Artists had the right to be creative, some philosophers were deemed to do so as well. The New Arts (my terminology for cinema, TV, Web, multimedia and advertising) brought new credibility to the term “creative” because through the use of the New Arts thousands of people were being creative, and radically so.

Finally, there came “business creativity” which is also called “innovation” but I cannot agree with that yet. Give me time.

And this is my area of concern. Can we, after all these years of following corporate culture, rules and regulations, allow ourselves to be creative. Can we learn to think again? And think freely? Think without fearing what our superiors would say?

How long before the scary phrase “we pay you to work, not to think” is erased off our corporate culture?

Here I sit, a perfect example. I have worked for a massive corporation, which spent thousands upon thousands on teaching its workers (my terminology again for staff, personnel and/or employees, as at the end of the day, workers are what are/were) how to be innovative. Yet, in all the time I worked there it was impossible to change the quality of the photocopy paper from bleached white to recycled (same price). I talked to so many people that by the time I left that company I guess people had already made up their minds about me being a bit on the obsessive-compulsive side about ecology. But that is another story. “We pay you to WORK!”

Long story short, yes, you can learn creativity. They teach you at private classes; books are written on it, there are blogs about it.

But unless if you set yourself free, whatever you may learn will be wasted on you.

All I can say is, “Workers of the world, create. You have nothing to lose but your chains.”

Are you still in chains?

Vakit ayırın! – Time off!

November 1, 2009 qefal 2 comments

Vakit ayırın!

Bugün Pazar.  İstanbul.

Hava berbat. Çoğu arkadaşım, evlerinde takılıyor, sıcak çaylarını yudumluyor, rahat koltuklarında, sıcak battaniyelerinin altında, komedi filmleri izleyerek vakit geçiriyorlar.

Kendilerine biraz vakit ayırıyorlar.

Onlardan, önümüzdeki yirmi dakika için pembe dizileri bir kenara bırakarak, Stefan Sagmeister’in TED’e yaptığı bu konuşmayı izlemelerini rica edeceğim. Sagmeister, kendimize vakit ayırmanın, yeni bakış açıları ile iş ve insan ilişkileri arasındaki ilintisini harika bir örnekle açıklıyor.

Sizlerin deneyimlerini öğrenmeyi de çok isterim. Kendinize ciddi bir zaman ayırdığınız oldu mu? Bunun işe yaradığını düşünüyor musunuz?

—–

Time off!

It’s Sunday.

Istanbul. Weather is awful. Most of my friends are lounging at home, drinking hot tea in a comfortable armchair under warm blankets, with a pile of comedies…

They have taken some time off…

To them I would like to ask them to drop the soap operas for the next twenty minutes and watch this TED talk with Stefan Sagmeister. Sagmeister makes a great case explaining the strong correlation between time off and fresh perspectives in life, business, human relationships.

I would love to hear your experiences. Have you ever taken some serious time off? Did it work for you?